Kayıp Gül 2 Kitap Özeti - ( Serdar ÖZKAN )

Kayıp Gül 2 Kitap

Dünyada 50 ülkede 44 dile çevrilen "Kayıp Gül"den sonra Serdar Özkan’ın üçüncü kitabı "Kayıp Gül 2: Ölümsüz Kalp" Artemis Yayınları tarafından yayımlandı.

İlk kitabı "Kayıp Gül" ile yüz binlerce okura ulaşan Serdar Özkan’ın sabırsızlıkla beklenen yeni romanı "Kayıp Gül 2: Ölümsüz Kalp" okurla buluştu. Bu, "Kayıp Gül" adlı romanı 50 ülkede 44 dile çevrilen Serdar Özkan’ın üçüncü kitabı.

Kitapları yurt dışında, Random House, Bertelsmann, Bompiani, Hachette gibi dünyanın en prestijli ve seçkin yayınevleri tarafından yayınlanan Serdar Özkan’ın yeni romanı kalbin içine yapılan mucizevi bir yolculuğu konu ediyor.

Simyacı, Küçük Prens ve Martı ile birlikte anılan, dünyanın en çok dile çevrilmiş romanlarından biri olan "Kayıp Gü"den esinlenilmiş, yüreğinizi ısıtacak yeni bir roman bu.

Kayıp Gül, Türkiye’de 84 hafta çok satanlar listelerinde kalmış, 2010 yılının en çok okunan romanı olmuştu. Kanada’dan Japonya’ya, Brezilya’dan Çin’e dünyanın dört bir yanında okurların büyük beğenisini kazanan Kayıp Gül, dünya basınında, Corriere della Sera, DPA, Helsinki Sanomat gibi her biri kendi ülkelerinin önde gelen haber ve basın kuruluşlarından büyük övgüler aldı.

Dünyanın en önemli haber kuruluşlarından Alman Haber Ajansı DPA ve Finlandiya’nın en çok okunan gazetesi Helsinki Sanomat tarafından St. Exupéry’nin Küçük Prens’ine benzetildi, “Türklerin Küçük Prensi” olarak adlandırıldı.

Kayıp Gül 2: Ölümsüz Kalp
Serdar Özkan
Artemis Yayınları


Kayıp Gül 2 Kitabının Özeti

Kayıp Gül / Serdar ÖZKAN

Başkaları, övgü ve takdirlerinden oluşan binlerce zehirli oku-ki bu okların öldürücü olduğunu sonradan anladım- hiç durmaksızın üstüme yağdırıyorlardı. “sen çok özel bir kızsın, bu dünyada bir eşin daha yok!” diyorlardı bana. Onlar böyle şeyler söyledikçe, oklarının ucundaki tatlı zehir kanıma karışıyordu.
Her şeye rağmen, ara sıra sözlerinin doğruluğundan şüpheye düştüğüm oluyor,”gerçekten özel miyim acaba?” diye soruyordum kendime. Ama beni özel olduğuma inandıran başkaları olduğu için, bu soruyu onlar olmadan cevaplayamıyordum. Sanki aynam kırılmıştı da, kendimi görebilmek için başkalarına bakmak zorunda kalmıştım.
Sürekli onlarla bir arada olmak istiyordum ki, ne zaman “gerçekten özel miyim?” diye sorsam, onların hiç değişmeyen cevabını duyabileyim. “evet, çok özelsin. Bu dünyada bir eşin daha yok!”
Sürekli aynı soruyu sormaktan ve aynı cevabı duymaktan kesinlikle bıkmıyordum. Deniz suyu içen birinin susuzluğunun artması gibi, duyduğum övgüler de bende sadece daha fazlasını duyma ihtiyacı uyandırıyordu.
Daha kötüsü, başkalarının onay ve takdirlerini kaybetmemek için sürekli onların beklentilerine cevap vermek zorunda kalıyordum. Ben artık ben olmaktan çıkıp başkalarının istediği ben olma yolunda ilerliyordum. Bir başkası olma yolunda.

***

“Satamadığın üç beş resme çobanlık yapan biri olarak mı bilsin istiyorsun seni? Ona kim olduğunu göstersene be evlat. Sen göstermezsen, sende ne olduğunu ne bilecek?”
“Bilemiyorum. Harvard’da okuduğum için bana farklı bir gözle bakmasını ister miydim, emin değilim. Sonunda kendimden başka bir şey için sevilerek cezalandırılmak istemiyorum.”
“Ne? Ki kimi neden seviyor ve kimi cezalandırıyor?”
“Eğer benden harvard’da okuduğum için hoşlanacaksa, hiç hoşlanmasın daha iyi. Ben, eğitimim değilim çünkü. Zekâm değilim, ilişkilerim değilim, işim değilim…Bunların toplamı da değilim.”
“Kim olduğunu biliyor musun peki?”
“Ben sadece…Ben sadece benim.”

***

Ressam başını salladı. “Yo, bu çok riskli olur..Her zaman senden daha iyi vasıflara sahip başka biri çıkar. Ama senin gibi biri daha yok. Bilirsin, herkesin parmak izi farklıdır. Ben içimizde de bir parmak izi olduğuna inanıyorum. Moda eldiven giyerek örttüğümüz bir iz.”

**

Bu iki martının uçuşunu izlerken kendince bir çıkarımda bulunmuştu:

Bağlanabilmek için, önce bağımsız olmak gerekir.

Oysa insanların çoğu, yeni ilişkilere eski bağlarla geliyorlardı. Geçmişten taşıdıkları ister güvensizlik, ister anlaşılmamak, isterse de çevrelerine ördükleri savunma duvarları olsun, her bağ yeni ilişkiyi özgürce yaşamalarını engelliyordu. Daha önceki ilişkilerimizde haksızlığa uğradıkları konusunda belki haklıydılar ama, haksızlık edenin karşı taraf değil de, bir ürlü bırakamadıkları “geçmişleri” olduğunu göremiyorlardı.
İşte farklı kayalarda, ayrı ayrı kendine yetebilmeyi gerçekleştirebilmiş bu iki martı, birbirleri için “geçmiş”teki yerlerini terk edebilmiş, sıfır seviyesine inerek benlik bağlarından arınmış, böylece “bir” olarak göğe doğru yükselebilmişlerdi.

**

“Şöyle ki, sürekli aynı sahilin resmini yapa yapa, sonunda en az değiştiğini sandığım şeyin, en çok değişen olduğunu gördüm: Deniz.”

“Yani insan gibi..Her sabah aynaya baktığımızda aynı kişiyi gördüğümüzü zannediyoruz. Arkadaşlarımız bizi yıllar sonra gördüklerinde dahi, aynı kişiyi gördüklerini sanıyorlar.”
“Doğru” dedi Diana. “Bir fark görseler bile, bu genelde kilomuz veya saç biçimimiz gibi şeyler oluyor.”
“Kesinlikle. Gördükleri kimsenin karşılarına yeni biri olarak çıkmış olma ihtimalini düşünmüyorlar bile. Oysa şahsen ben bir kimsenin birkaç günde bile değişebileceğine inanıyorum.”

**

Zaman ileriye doğru akıp gittiği sürece, büyülendiğimiz ‘gelecek’ el değmemiş ‘geçmiş’ten başka bir şey değildir.

**

“Yağmur bulutları da heyecan vericidir” dedi Zeynep Hanım. “Yağmur, ırmaklar, nehirler..Ama susuzluğumuzu gidermek için bir bardağa ihtiyaç duyarız sonuçta.”