.................KİTABI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!.................


.................PDF İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ!.................

kitap oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Azrail Aynası Kitabının Özeti - Cüneyt Ülsever


Cüneyt Ülsever
Doğan Kitap
Fiyatı : 18,00 TL
Aralık 2011
303 sayfa
ISBN: 9786050903003


Azrail aynası İstanbul'da her gece ama her gece can alır!

İnsan tek yumurta ikizine baktığında aynaya baktığını sanır. Bir müddet sonra ayna mı gerçek, yoksa kardeşi mi, birbirine karışır.

Kimi boy aynasına bakar, kimi dev aynasına, kimi Azrail aynasına...

Azrail aynası her gece başka bir surete bürünür.

Bazılarına önce boy aynası olur, sonra aniden dev aynası görüntüsü alır.

Ama sonunda mutlaka aslına dönüşür.

Çünkü işlevi hep aynıdır...

Azrail aynası İstanbul'da her gece ama her gece can alır!

Amerika'dan Türkiye'ye uzanan seri cinayetler...

Parçalanmış kadın bedenleri...

Katilin peşinde üç komiser...

Ve onlara yardımcı olmaya çalışan bir psikiyatr...

Okura tuzaklar kuran bir roman...

Yazar Hakkında

1951 yılında Ankara'da doğdu. The John Hopkins ve Columbia üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Harvard Üniversitesi'nden doktora derecesi aldı. Gazeteci. Çeşitli kitaplarının yanı sıra Kara Dul, Hacı!, Topal Devrimci Cinayeti, Hisarüstü Cinayetleri, İtirafçı adlı romanları yayımlandı. Romanlarında okurlarıyla akıl oyunları oynamayı seviyor.

Gelincik Kitabının Özeti - Mehlika Mete


Gelincik - Mehlika Mete Gelincik Kitap Özet - Mehlika Mete Kitapları - Gelincik Kitap Tanıtım - Gelincik Kitap Fiyatı

Gelincik - Kafkas Sürgünü Küçük Maze'nin Öyküsü - Mehlika Mete - Maya Kitap - kitap - ATN

Yayınevi: Maya Kitap

Gelincik Kitap Özeti

Mayıs, Çerkesler için hüzün ayıdır. 1864’te atayurtları Kafkasya’dan sürgün edilen yüz binlerce Çerkes, dumanlı dağlarını, bereketli tarlalarını, zengin ormanlarını, doğup büyüdükleri köyleri terk etmek zorunda kaldılar. Yiğit erkekler, fidan boylu kadınlar, destanlar yazmış yaşlılar ve masum çocuklar yüreklerinde vatan acısıyla yollara düştüler. Ne yapacakları yolculuk ne de varacakları Osmanlı Ülkesi hakkında fikir sahibiydiler. Onlarcası hastalık, açlık ve susuzluk yüzünden can verdi. Geride kalanlarsa onurları ve sıkı sıkıya bağlı oldukları gelenekleri ile yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar.

Gelincik, küçük Çerkes kızı Maze ile kardeşi Daryal’ın soluk kesen yolculuklarını ve on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’un değişen kaderini anlatıyor. İki kardeşin duygu dolu hikâyesi, Sultan Abdülaziz’in son günlerine kadar pek çok tarihi olayla kesişiyor.

Üstleri örtülse de kapanmayan yaraların, bambaşka yönlere savrulsalar da birbirlerine görünmez iplerle bağlı insanların romanı Gelincik.

Çerkes dramında son bulan hayatlara…

Neden Satın Alırız? Kitap Özeti



Neden Satın Alırız? - Paco Underhill;
Neden Satın Alırız? - Paco Underhill Neden Satın Alırız? Kitap Özet - Paco Underhill Kitapları - Neden Satın Alırız? Kitap Tanıtım - Neden Satın Alırız? Kitap Fiyatı

Neden Satın Alırız? - Paco Underhill - Optimist Yayın Dağıtım - kitap - ATN

Yayınevi: Optimist Yayın Dağıtım


Neden Satın Alırız? Kitap Özeti

Birileri, mağazanıza dair en küçük bilgi parçasını topluyor, harmanlıyor, sindiriyor, sınıflandırıyor olsaydı; mağazanın konumunu, vitrini, ürünlerin bulunduğu her askılığı, rafı ve tezgâhı, ambalajı, her afişi, broşürü, giriş ve çıkışları, pencere ve duvarları, asansör ve yürüyen merdivenleri, giyinme kabinlerini, kasiyerin ve tezgâhların önündeki, tuvaletlerdeki kuyrukları ve her koridorun her santimetresini inceleseydi...

Müşteriyi içeri neyin çekebildiği kadar satın almadan gitmelerine de neyin sebep olabildiğini bulsaydı...

Ve bu kişi dünyanın dört bir yanındaki mağazalarda her yıl elli bin saatlik video çekimi yaparak tonlarca araştırma toplasaydı...

İşte bu kitapta, perakendenin Sharlock Holmes'u olarak bilinen Paco Underhill ve ekibi, dünyanın gelişmekte olan pazarlarından taptaze gözlemlerle tüm bunları sizin için yapıyor.

Ürün tasarımcıları, imalatçılar, ambalaj tasarımcıları, mimarlar ve perakendeciler...

Yani insanların neyi, nerede ve nasıl satın alacaklarına dair tüm büyük kararları alanlar...

Değişen müşterileri nasıl elde tutacağınıza dair hiç bu kadar ikna edici öğütler duymadınız...

Kurma Kız Kitap Özeti




Kurma Kız
Orjinal isim: Wind-Up Girl
Paolo Bacigalupi
Versus Kitap
Fiyatı : 29,50 TL
Ocak 2012
ISBN: 9786055691509

 Kurma Kız Kitap Özeti

2009 Hugo En İyi Roman Ödülü

2010 Nebula En İyi Roman Ödülü

2010 Locus En İyi Roman Ödülü

2010 Joan W Campbell Ödülü

2010 Compton Crook En İyi Roman Ödülü sahibi;

Time, Publisher Weekly ve Library Journal tarafından yılın en iyi 10 romanı listesine alınan görkemli bir roman...

23. Yüzyıl... Küresel Isınmayla yükselen okyanuslar dünya coğrafyasını değiştirmiş... Karbon temelli yakıtlar tükenmiş; enerji depolamada elle kurulan yaylar kullanılıyor... Biyoteknoloji dünyaya egemen ve kalori şirketleri adıyla tanınan devasa şirketler, "gen-kırma tohumlar" üzerinden gıda üretimini kontrol altında tutuyor. Ürünlerine pazar yaratmak için biyo-terörizmden, özel ordulardan ve ekonomik-tetikçilerden yararlanıyorlar... Genetik yapısıyla oynanmış ekinler ve mutasyon geçirmiş zararlılar yoluyla sürekli ölümcül salgınlar ve kitle ölümleri yaşanıyor... Amansız iktidar mücadelesinin ortasındaysa hizmet amacıyla üretilen ve "kurmalar" adıyla anılan, korkulan ve aşağılanan Yeni İnsanlar'ın temsilcisi, Japon efendisince kullanılıp kâğıt mendil misali atıldıktan sonra gece kulüplerinde eti zorla erkeklere satılan Emiko var...
Paolo Bacigalupi, ödüle doymayan romanı Kurma Kız'da işaretlerini bugün görüp çoklukla gündelik dertlerimiz yüzünden görmezden geldiğimiz, yaşaması zorlu, karamsar bir geleceğe karşı uyarıyor bizi.
(Tanıtım Bülteninden)

Kayıp Gül 2 Kitap Özeti - ( Serdar ÖZKAN )

Kayıp Gül 2 Kitap

Dünyada 50 ülkede 44 dile çevrilen "Kayıp Gül"den sonra Serdar Özkan’ın üçüncü kitabı "Kayıp Gül 2: Ölümsüz Kalp" Artemis Yayınları tarafından yayımlandı.

İlk kitabı "Kayıp Gül" ile yüz binlerce okura ulaşan Serdar Özkan’ın sabırsızlıkla beklenen yeni romanı "Kayıp Gül 2: Ölümsüz Kalp" okurla buluştu. Bu, "Kayıp Gül" adlı romanı 50 ülkede 44 dile çevrilen Serdar Özkan’ın üçüncü kitabı.

Kitapları yurt dışında, Random House, Bertelsmann, Bompiani, Hachette gibi dünyanın en prestijli ve seçkin yayınevleri tarafından yayınlanan Serdar Özkan’ın yeni romanı kalbin içine yapılan mucizevi bir yolculuğu konu ediyor.

Simyacı, Küçük Prens ve Martı ile birlikte anılan, dünyanın en çok dile çevrilmiş romanlarından biri olan "Kayıp Gü"den esinlenilmiş, yüreğinizi ısıtacak yeni bir roman bu.

Kayıp Gül, Türkiye’de 84 hafta çok satanlar listelerinde kalmış, 2010 yılının en çok okunan romanı olmuştu. Kanada’dan Japonya’ya, Brezilya’dan Çin’e dünyanın dört bir yanında okurların büyük beğenisini kazanan Kayıp Gül, dünya basınında, Corriere della Sera, DPA, Helsinki Sanomat gibi her biri kendi ülkelerinin önde gelen haber ve basın kuruluşlarından büyük övgüler aldı.

Dünyanın en önemli haber kuruluşlarından Alman Haber Ajansı DPA ve Finlandiya’nın en çok okunan gazetesi Helsinki Sanomat tarafından St. Exupéry’nin Küçük Prens’ine benzetildi, “Türklerin Küçük Prensi” olarak adlandırıldı.

Kayıp Gül 2: Ölümsüz Kalp
Serdar Özkan
Artemis Yayınları


Kayıp Gül 2 Kitabının Özeti

Kayıp Gül / Serdar ÖZKAN

Başkaları, övgü ve takdirlerinden oluşan binlerce zehirli oku-ki bu okların öldürücü olduğunu sonradan anladım- hiç durmaksızın üstüme yağdırıyorlardı. “sen çok özel bir kızsın, bu dünyada bir eşin daha yok!” diyorlardı bana. Onlar böyle şeyler söyledikçe, oklarının ucundaki tatlı zehir kanıma karışıyordu.
Her şeye rağmen, ara sıra sözlerinin doğruluğundan şüpheye düştüğüm oluyor,”gerçekten özel miyim acaba?” diye soruyordum kendime. Ama beni özel olduğuma inandıran başkaları olduğu için, bu soruyu onlar olmadan cevaplayamıyordum. Sanki aynam kırılmıştı da, kendimi görebilmek için başkalarına bakmak zorunda kalmıştım.
Sürekli onlarla bir arada olmak istiyordum ki, ne zaman “gerçekten özel miyim?” diye sorsam, onların hiç değişmeyen cevabını duyabileyim. “evet, çok özelsin. Bu dünyada bir eşin daha yok!”
Sürekli aynı soruyu sormaktan ve aynı cevabı duymaktan kesinlikle bıkmıyordum. Deniz suyu içen birinin susuzluğunun artması gibi, duyduğum övgüler de bende sadece daha fazlasını duyma ihtiyacı uyandırıyordu.
Daha kötüsü, başkalarının onay ve takdirlerini kaybetmemek için sürekli onların beklentilerine cevap vermek zorunda kalıyordum. Ben artık ben olmaktan çıkıp başkalarının istediği ben olma yolunda ilerliyordum. Bir başkası olma yolunda.

***

“Satamadığın üç beş resme çobanlık yapan biri olarak mı bilsin istiyorsun seni? Ona kim olduğunu göstersene be evlat. Sen göstermezsen, sende ne olduğunu ne bilecek?”
“Bilemiyorum. Harvard’da okuduğum için bana farklı bir gözle bakmasını ister miydim, emin değilim. Sonunda kendimden başka bir şey için sevilerek cezalandırılmak istemiyorum.”
“Ne? Ki kimi neden seviyor ve kimi cezalandırıyor?”
“Eğer benden harvard’da okuduğum için hoşlanacaksa, hiç hoşlanmasın daha iyi. Ben, eğitimim değilim çünkü. Zekâm değilim, ilişkilerim değilim, işim değilim…Bunların toplamı da değilim.”
“Kim olduğunu biliyor musun peki?”
“Ben sadece…Ben sadece benim.”

***

Ressam başını salladı. “Yo, bu çok riskli olur..Her zaman senden daha iyi vasıflara sahip başka biri çıkar. Ama senin gibi biri daha yok. Bilirsin, herkesin parmak izi farklıdır. Ben içimizde de bir parmak izi olduğuna inanıyorum. Moda eldiven giyerek örttüğümüz bir iz.”

**

Bu iki martının uçuşunu izlerken kendince bir çıkarımda bulunmuştu:

Bağlanabilmek için, önce bağımsız olmak gerekir.

Oysa insanların çoğu, yeni ilişkilere eski bağlarla geliyorlardı. Geçmişten taşıdıkları ister güvensizlik, ister anlaşılmamak, isterse de çevrelerine ördükleri savunma duvarları olsun, her bağ yeni ilişkiyi özgürce yaşamalarını engelliyordu. Daha önceki ilişkilerimizde haksızlığa uğradıkları konusunda belki haklıydılar ama, haksızlık edenin karşı taraf değil de, bir ürlü bırakamadıkları “geçmişleri” olduğunu göremiyorlardı.
İşte farklı kayalarda, ayrı ayrı kendine yetebilmeyi gerçekleştirebilmiş bu iki martı, birbirleri için “geçmiş”teki yerlerini terk edebilmiş, sıfır seviyesine inerek benlik bağlarından arınmış, böylece “bir” olarak göğe doğru yükselebilmişlerdi.

**

“Şöyle ki, sürekli aynı sahilin resmini yapa yapa, sonunda en az değiştiğini sandığım şeyin, en çok değişen olduğunu gördüm: Deniz.”

“Yani insan gibi..Her sabah aynaya baktığımızda aynı kişiyi gördüğümüzü zannediyoruz. Arkadaşlarımız bizi yıllar sonra gördüklerinde dahi, aynı kişiyi gördüklerini sanıyorlar.”
“Doğru” dedi Diana. “Bir fark görseler bile, bu genelde kilomuz veya saç biçimimiz gibi şeyler oluyor.”
“Kesinlikle. Gördükleri kimsenin karşılarına yeni biri olarak çıkmış olma ihtimalini düşünmüyorlar bile. Oysa şahsen ben bir kimsenin birkaç günde bile değişebileceğine inanıyorum.”

**

Zaman ileriye doğru akıp gittiği sürece, büyülendiğimiz ‘gelecek’ el değmemiş ‘geçmiş’ten başka bir şey değildir.

**

“Yağmur bulutları da heyecan vericidir” dedi Zeynep Hanım. “Yağmur, ırmaklar, nehirler..Ama susuzluğumuzu gidermek için bir bardağa ihtiyaç duyarız sonuçta.”

Kara Duvak Kitap Özeti - Esra Erol


Kitap Özet

15 genç kadın, hatta aralarında bazıları çocuk yaşta kadın olan gencecik kızların hikayeleri var bu kitapta

Ailelerinin güzel fidanları, en büyüğü 18 yaşında evlenmiş gencecik kızların iç burkan kadın olma hikayeleri

Bu kitaptaki kadınlar ve onların yaşadıkları ve o küçük gelinlere yaşatılanlar, hayal değil, kurgu değil, maalesef gerçek

Kimi "aşk" uğruna ailesini ezip geçmiş ve kocaya kaçmış genç kızlar

Kimi ailesi tarafından "yaşı geldi, namusunu biz taşımayalım" diye evlendirilen kızlar

Kimi de tecavüz eden adama "namus" diye hediye edilen körpeler

Esra Erol ilk kitabı "Kara Duvak"ta o küçük kadınlarla konuşup hayatlarını anlatıyor bizlere Türkiye'nin her bölgesinden birbirinden farklı gerçek yaşam öyküleriyle giriyorlar hayatlarımıza o kadınlar

Esra Erol ile hayatlarının kuytularını paylaşıp gözyaşlarının ardından gün ışığına karışıyorlar görmeniz için genç bir kızın ruhunu

Ve Esra Erol diyor ki:

"Bu kitabı okumak için eline almışsan ve okuyorsan sana sesleniyorum Hayatının kilit noktası olan gün belki de bugün

Şu anda kitabı elinde tutup benim satırlarımı okuduğun gün Bu kitabı okuduktan sonra yaşamını değiştirebilirsin

Sen genç kardeşim; aile baskısı, toplum baskısı, mahalle baskısını bir kenara bırakıp kendin için doğru kararlar

Verme zamanı bugün Çünkü yarın bu acıları yaşadığında yanında belki de hiç kimse olmayabilir O yüzden evlilik

kararını vermeden önce iyi düşün!

Sen aile büyüğüm; senin kızın da olabilirdi bu acıları çeken Onu genç yaşta evlendirmek istediğine emin misin

Çaresiz, yarınsız ve ümitsiz kalmayın

Kaderine mahkum olan tüm küçük gelinler Yanınızda değilim ama ellerinizden tutuyorum"

Osmancık Kitap Özeti - Tarık Buğra

Osmancık
Yazar:Tarık Buğra

Ötüken Kitabevi - İstanbul - 2004

ROMANIN ÖZETİ:
Osman Gazi Hân, ölüm döşeğinde; Allah’tan mehil istiyor, Bursa’nın fetih müjdesini alabilmek için. O, tâ bahardan badem ağaçlarının çiçeğe durduğu günden seçmiştir ölümü: “Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şu gümüşlü kubbenin altına koy!” Osman gazi’nin, oğlu Orhan Beğ’ e vasiyetidir bu.
Bu, O’nun soy sop ülküsü yaptığı rüyasının gerçekleşmesi demektir. Ancak, o zaman gülümseyerek “hoş geldin, hoşnutluk getirdin” diyebilecektir ölüme.
Son göçe, tek başına çıkılan yolculuğa hazırlanan Osman Gazi Hân, şimdi, hayatı boyunca dinlediklerini, gördüklerini, deliliklerini, durulup arınışını, büyük yörüngeye oturuşunu; yerleri, halleri, kişileri ve büyük ülküsünün adım adım gerçekleşmesini hatırlamamaktadır. O, şimdi Uludağ’dan da büyük bir hatıralar dağıdır:
Osmancık’ın çocukluğu, herhangi bir çocukluktan farksızdır. Gençliği de öyle… Ele avuca sığmaz; nerede çalgı, orada kalgı günleri. Gücünün, kuvvetinin sahibi değildir; aksine gücü kuvveti, onun sahibidir. Kılıçta ve yayda üstünleştikçe değil meydan okumaya, bir yan bakışa bile katlanamaz olur. Gururu için yaşamaktadır.
Babası Ertuğrul Beğ, bir müddet Osmancık’ı takip eder, öğütler verir. Fakat sonradan onu kendi haline bırakır. Öteki oğlu Gündüz Beğ’ e önem vermeğe başlar. Osmancık, ağasını kıskanacak yerde rahatlamış ve mutlu olmuştur. Azâd edilmiş sayar kendini ve keyfince yaşamaya başlar. Tâ ki Şeyh Ede Balı ile tanışıncaya kadar.
Domaniç temmuzlarından birinde, Sivrikaya’ da Osmancık, Ede Balı ile karşılaşır. Gökte ay ve yıldızlar… Osmancık, yıldızlara bakarak “dünya ne kadar büyük!” diyor. Osmancık’ı gizliden gizliye takip eden Ede Balı: Dünya’yı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüz oğul! Hırsımız, sabırsızlığımız, bencilliğimiz. Önce bu yüzden küçülüyor sonra da Dünya’yı çok büyük görüyoruz, der ve ilave eder: dünya bir ömür için, bir TEK İNSAN için büyüktür. Bir soy için değil; bir soyun benimseyeceği, bir soya benimsetilecek bir amaç, bir inanç, bir ülkü için değil!
Osmancık’ın kafası ve ruhu altüst olmuştur. Öfkelenir, Ede Balı’ ya saygıda kusur eder. Ertuğrul Gazi, oğluna “Ede Balı’ ya sakın karşı gelme; bana karşı gel, ona gelme. Ede Balı soyumuzun ışığıdır” diye tembih eder.
Osmancık, Ede Balı’nın tekkesine gittiği bir gün Malhun Hâtun’u görür ve ona âşık olur. Töresince istetir. Ede Balı kızını vermez: Halleri müsavi değil, diye…
Bundan sonra Osmancık için değişim ve arayış dönemi başlar.
Yine tekkeye misafir olduğu bir gün, rüyasında Ede Balı’nın göğsünden çıkan bir ayın kendi göğsüne girdiğini, sonra bir çınar ağacı şeklinde dünyaya dal budak saldığını görür. Dört yana rahmet ve nur yağdıran bir çınar ağacıdır. Rüyanın tabirine göre, bu ay Malhun Hâtun, bu çınar ağacı ise Osmancık’ın kuracağı devlettir.
Osmancık artık değişmektedir. Kılıcını, yayını, topuzunu kendisi için değil, soyu sopu için, soyunun amacı için kullanmaktadır. Sonunda Ede Balı kızını Osmancık’a verir. Sade bir törenle evlenirler. Osmancık, artık yaşlanmış ola babası Ertuğrul Gazi’nin yerine beğ seçilir.
Osman Beğ, ilk iş olarak civardaki Türk boylarını birleştirir. Kendi buyruğunda ve hepsinin rızalarını alarak… Domaniç ve civarı dar gelmeye başlamıştır. Her gün yeni topraklar alınır, kaleler düşürülür yeni gelenler, tâ Orta Asya’dan ve daha yakın yerlerden gelenler, bu topraklara yerleştirilir. Savaş, akın, ganimetin paylaşılması, yerleşme biçimi, doğumlar, evlenmeler, dostluk ve düşmanlıklar her şey bir düzene bağlanmıştır. Herkes nefsini ve bencilliğini yok etmiştir; başkalarını, soylarının geleceğini düşünmektedirler.

Pazar yerlerinin emniyeti sağlanmıştır. Yöredeki herkes ( Rumlar dahil; Osman Beğ’ e tâbi olan herkes ) hayatından, ırzından, malından emindir.
Bu günlerde Osman Beğ’ in anası Cankız, ardından da 90 yaşındaki Ertuğrul Gazi vefat ederler. Orhan dünyaya gelir.
Bütün bu olup bitenler sırasında Osman Beğ’ in önemli meselelerinden birisi amcası Dündar Beğ’ dir. Dündar Beğ, ağabeyi Ertuğrul Gazi’den sonra beğliğin kendisinin hakkı olduğunu düşünüyor, Osman Beğ’ i kıskanıyor ve bozgunculuk ediyordu. Osman Beğ, saygısını bir an bile ihmal etmeden, amcasını uyarıyordu. Hatta bir gün Dündar Beğ’ e:
Elin öperim amuca, dizin öperim amuca. De ki davarın güdeyim, odunun kırayım amuca. Amma ko ki beğliğime eller taş atsın ki beğliğimi korumam zor olmasın. Ben bunda akıl isterim, rey isterim, ışık isterim.Yanılırsam doğruyu isterim. Ben bunda takaza istemem, dokunç istemem, kakınç istemem demiştir. Dündar Beğ aldırmaz, bildiğince devam eder. Düşman üstüne ılgar eden savaşçıları geri çağırır. Osman Beğ, bir yay darbesiyle amcası Dündar Beğ’ i düşürür.
Osman Beğ’ in ikinci oğlu Alaeddin dünyaya gelir. Mihail Kosses Müslüman olur. Töreye bağlılık şuuru, zayıfa yardım fazileti, din uğrunda göz kırpmadan ölüme gitme heyecanı Mihail’ i Abdullah yapmıştır.
İnegöl, Yarhisar, Aydos, Bilecik, İznik kaleleri alınır.
Zaman, geçip gitmektedir; Osman Beğ’ e rağmen… Alaeddin bile at bitmektedir artık. Orhan Beğ, Yarhisar tekfürünün kızı Holofira ile evlenir. Holofira’nın rızası, arzusu, isteği ve aşkı ile… Osman Beğ, gelininin adını Nilüfer olarak değiştirir. Müslüman olan Nilüfer, Osman Beğ’ e torunlar, Orhan Beğ’ e oğullar verecektir; Murad’ ı verecektir…
Selçuklu Sultanı, bir fermanla Osman Beğ’ in hanlığını tebasına duyurur. Artık Cuma namazlarında hutbe Osman Han adına okunmaktadır.
Şeyh Ede Balı rahmet-i rahmân’a kavuşur.
Orhan yavaş yavaş pişmekte, olgunlaşmaktadır. Hem gazada hem yönetimde. Osman Gazi Hân’ın etrafı boşalıyor. Baba dostları, yola beraber çıktığı yoldaşları birer birer âhirete intikal ediyorlar. Malhun Hâtun da vefat ediyor.
Osman Gazi Hân, hasta yatağında, iki aydır yatmaktadır. Kulakları nal seslerinde, Bursa’nın fetih müjdesini bekliyor. Derken ,müjdelerin hası, nal sesleri… Sungur dışarı fırlıyor ve göz açıp kapayıncaya kadar da geri dönüyor. Nefes nefesedir: Gözün aydın Hânım! Bursa bizimdir!
Osmancık, Osman Beğ, Osman gazi Hân; babası Ertuğrul Gazi’ye, şeyhi ve kayınpederi Ede Balı’ ya, kendinden önce giden baba dostlarına, yoldaşlarına ve Zümrüdü Ankası Malhun Hâtun’a mülâki olmak için gözlerini yumuyor. Mesut ve huzurlu…
ÂLAMLERİMİZDEN SEFER EYLER OSMAN GAZİ HÂN; BİR GARİP YOLCU GİBİ…
TAHLİL
ROMAN KİŞİLERİ:
Osman Beğ: Osmanlı Devleti’nin kurucusu. Bileği ve yüreği kuvvetli, âdil, nefsini yenmiş; kendini, soyuna ve soyunun ülküsüne adamış; dindar, neyzen, cömert, ahlaklı, dünya malına kayıtsız, yoksul, ataya ve anaya son derce saygılı, eşi bulunmaz baba;vefalı, muhabbetli, karısına deliler gibi aşık bir koca… Osmancık, Osman Beğ, Osman Gazi Hân Uludağ’dan da büyük bir hatıralar dağı… Ve Hâdis-i Şerif’in sıfatlandırdığı gibi: Tam bir garip yolcu.
Şeyh Ede Balı: Osmancık’ın kayınpederi. Devletin mimarı. Allah aşkı ve Kur’an adaletini temsil eden büyük mürebbi.
Malhun Hâtun: Ede Balı’nın kızı, Osman Beğ’ in hanımı, Zümrüdü Ankası… Güzelliği, hanımlığı, anneliği ile bir timsal.
Orhan Beğ: Osman Gazi Hân’ın büyük oğlu. Babası ve dedesi Ede Balı’nın manevi mirasçısı. Bursa fatihi.
Nilüfer: Asıl adı Holofira. Osman Gazi’nin “Nilüferleri pek andırır” dediği bir Rum kızı. Orhan Beğ’ in hanımı. Aşkı ve İslamı seçmiş ve buna layık olmuş bir güzeller güzeli.
Ertuğrul Beğ: Osman Gazi Hân’ın babası. Osman’ı yetiştiren adam. Orta Asya’yı, Söğüd’ e şahsında ve şahsiyetinde taşıyan insan.
Ve diğerleri;
Cankız (Osman Gazi’nin annesi), Dündar Beğ (Osman Gazi’nin amcası), Mihail Koses (sonradan Müslüman ve Abdullah olan bir Rum),Osman Gazi ve Ertuğrul Beğ’ in silah ve gönül dostları; Sungur, Akça Koca, Gazi Rahman, Derviş Uruz, Şeyh Mahmud, Ak Temür…
ROMAN MEKANI:
Romanın büyük bölümü Osmancık’ın çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Söğüt’te ve Domaniç’te geçmektedir.Buraları aynı zamanda beğliğin ilk merkezidir. Beğliğin büyümesi ve buna bağlı olarak beğliğin merkezinin değişmesi ile romanda mekan sürekli değişmektedir.
ROMAN ZAMANI:
Romanda olay süresi Osman Beğ’ in yaşamı boyunca geçen süreyi kapsamaktadır. Romanda Osman Beğ’ in doğumu ve ölümü ilgili tam bir bilgi olmadığından geçen süre bilinmemektedir.
ROMANDA OLAY:
Roman, Osman Beğ’ in yaşadıklarını, gördüklerini anlatmaktadır. Dünyaya sımsıkı bağlı olan bir insanın dünyada garip bir yolcu haline gelmesini anlatmaktadır. Cîhan devletini kuran irâde, şuûr ve karakteri anlatmaktadır.
ROMANDA ÜSLÛP:
Yazar romanda çok sade bir dil kullanmış, anlaşılmayan kelimelerden kaçınmıştır. Romanda yöresel ağzı bozmaması kullanılan sade dili bozmamış aksine romana akıcılık kazandırmaktadır. Ayrıca Şeyh Ede Balı gibi büyük bir şeyhin o insanı alıp başka dünyalara götüren sözleri insanı kitaba iyice bağlamaktadır.
ROMANIN ANAFİKRİNİN TESPİTİ:
Yazar, tarih boyunca görülmemiş bir devleti yani Osmanlı gibi bir cihan devletini kuran irâdeyi, bu irâdenin yaşadıklarını ve bu irâdeyi yetiştiren insanları anlatmıştır.
YAZARLA İLGİLİ KISA BİLGİ:
Tarık Buğra (Akşehir 1918 – İstanbul 26 Şubat 1994). İlk ve orta tahsilini Akşehir’de tamamladı. Konya lisesini bitirdi. Çeşitli aralıklarla İstanbul Üniversitesi Tıp, Hukuk ve Edebiyat Fakültelerinde ikişer üçer yıl okuyup sonra vazgeçti. Akşehir’de çıkardığı Nasrettin Hoca gazetesi ile gazeteciliğe başladı. İstanbul’a gelince Milliyet, Yeni İstanbul, Haber ve Tercüman gazetelerinde fıkralar yazdı, sanat sayfaları düzenledi, Haftalık Yol dergisini çıkardı. “Oğlumuz” hikayesi ile Cumhuriyet gazetesinin hikaye yarışmasında ikincilik kazandı. Çınaraltı dergisinde hikayeler yayınladı. Sonra roman yazmaya başladı. Sanat eseri için her türlü basmakalıbı reddeden, hür ve bağımsız bir sanat anlayışını benimsedi. Güzel Türkçesi, derin tipleri, şiirli üslubuyla Türk tiyatro ve roman yazarlarının başında yer aldı.

Üç Silahşörler Kitap Özeti

ALEXANDRE DUMAS ÜÇ SİLAHŞÖRLER

KONUSU: Tarihsel romanları ve oyunlarıyla haklı bir ün kazanan Dumas’ın yükselişinde en önemli rol hiç şüphesiz ‘Üç Silahşörler‘e ait. Kardinal Richelieu XIII. Louis dönemindeki dört gözüpek şövalyenin maceralarının hayranlık verici bir akıcılıkla anlatıldığı romans tarzındaki ‘Üç Silahşörler’, yazıldığı dönemden bugüne değerinden hiçbir şey yitirmedi. Krallık Muhafız Birliği silahşörlerinden Athos, Porthos ve Aramis’e genç ve ateşli, ro-(*)-mantik ve gözükara d’Artagnan’ın da katılmasıyla, Kardinalin adamları için zor günler başlıyor. Kahramanlarımız kral ve kraliçe (biraz da sevgilileri) uğruna kılıçlarını konuşturuyor ve hiç çe-(*)-kinmeden hayatlarını ortaya koyuyorlar. Çünkü onlar, şövalyeli-(*)-ğin üç büyük mücevherine sahipler: Cesaret, sadakat, onur! Saf kötülüğün temsilcisi Milady bile çevirdiği korkunç entrikalara rağmen onları soylu hedeflerinden alıkoyamıyor.

Üç Silahşörler Özeti
Yıl 1926, yer Fransa’da Meung kasabası. Öyle bir yer ki, kav-(*)-gasız, gürültüsüz bir gün görmek mümkün değildir. Herkes her-(*)-kesle kavga edebilir. Sadece Kardinal’in adamlarına karşı gelinemez. Onlarla kavga etmek, başına belayı satın almak de-(*)-mektir.
“Şen Değirmenci” hanı yakınında yine bir kavga olduğunu Öğrenen halk, hemen oraya akın etti. Kavgaya sebep olan, her halinden Gaskonya’Iıhk akan, yeni çocukluktan çıkmış bir gençti.
Genç adamın adı D’artanyan idi. Babası, altına yaşlı ve komik görünüşlü bir at, beline uzun bir kılıç, eline de bir tavsiye mektu-(*)-bu yazarak, bundan sonra kendi yolunu çizmesi gerektiğini be-(*)-lirtmiş ve oğlunu bu kasabaya yollamıştı.
Genç adam, atı ve kendisi ile alay edenlere karşı kavga edi-(*)-yordu. Ancak, karşısındakilerin çokluğu karşısında yenildi ve kafasına yediği darbeler sonucu bayılıverdi.
Hancı ve adamları, genç adamın cebinden babası tarafından şövalyelerin kumandanı Mr. Treville’e hitaben yazılmış tavsiye mektubunu bulunca, telaşa kapılıp, hemen aldılar.

Genç adam, iyileştiğinde hancının parasını vermek için elini cebine attığında, mektubun çalındığını fark etti. Bunun hesabını sormalıydı.

Paris’e yaklaştığında atını sattı ve yaya olarak şehirden içeri girdi. Kalabileceği bir oda tuttuktan sonra, Mr. Treviîte’yi bulmak için dışarı çıktı.’
Mr. Treville hemen hemen kralın en yakın dostu sayılırdı. Adamları, sadece kendisinden emir alırlar; hiç kimseden çekinmezlerdi. D’artanyan, Mr. Treville’nin konağının avlusundan içeri girdiğinde, en azından elli-altmış kadar şövalyenin bir arada bulunduğunu gördü. Bunların bîr kısmı aralarında konuşuyor; bir kısmı ise kılıç talimi yapıyordu. Aralarından geçerek, kendisine yol gösteren hizmetlinin yardımı ile Mr. Treville’nin odasına girdi.

Bu arada, Mr. Treville, Aratnis ve Portos isimli iki silahşoru, kardinalin adamlarıyla kapışıp esir düştükleri için eleştiriyordu. Athos’u da çağırın diye bağırıyordu.
Biraz sonra, Athos gayet kararlı adımlarla içeri girdi. Ancak, yaralı olduğu için, düşüp bayıldı. Mr. Treville hemen kralın dokto-(*)-runun çağrılmasını emretti.
Biraz sonra, D’artanyan ile ilgilendi. Delikanlı, başından ge-(*)-çenleri ve tavsiye mektubunu çaldırdığını anlatınca, Mr. Treville’nin o kişiyi tanıdığını anladı. Mr. Treville’nin kendisi için Akademi müdürüne yazmış olduğu tavsiye mektubunu alırken, birdenbire konağın avlusunda kendisinden mektubu çalan adamı görüp, “işte, o” dedi ve fırladı. Kapıdan çıkarken, birisine çarptı. Özür diledi ise de, karşısındaki kabul etmedi. Bu biraz evvel bayı-(*)-lan ve yaralarını yeni sardırmış olan Athos’tan başkası değildi. Onunla, düello için saat on bir de sözleştikten sonra, hızla koşma-(*)-ya devam etti. Ancak, bu defa da Protos’a çarptı. Bu arada adamı da gözden kaybetmişti. Protos’a da saat on üçe randevu vererek, koşmasına devam etti. Ama adam ortadan kaybolmuştu.
D’artanyan “amma şans, ha” dedi kendi kendine. Haklıydı. Aynı gün, en ünlü iki tane silahşörle tartışmış, mektubunu çalan adamı elinden kaçırmıştı. Tüm bunları düşünürken, daha önce tartıştığı silahşörleri gördü. Onlara doğru yaklaşırken, bu defa da çarpıştığı da Aramisle bir mendil meselesi yüzünden tartıştı ve onunla da saat on dörtte, düello için randevulaştı.
“Herhalde Ölümüm bir şövalye elinden olacak” diyordu.

Paris’te hiç tanıdığı olmadığı için, düello yerine yalnız başına gitti. Athos, kendisinden önce gelmişti. Biraz sonra, Athos’un şahit-(*)-leri olarak, Aramİs ve Protos’ da geldiler. Her üçünün de birbirin-(*)-den habersiz D’artanyan ile dövüşecekleri belli olmuştu. İlk ola-(*)-rak, Artos ile D’artanyan dövüşmek için kılıçlarını çekmişlerdi ki, birden, Kardinal’in adamlarının geldiklerini gördüler. Adamların hedefi, “Üç Silahşörler” idi.
Kardinal’in adamlarının geldiğini gören üç arkadaş, hemen onlara karşı savunma vaziyeti aldılar. D’artanyan da hayatını de-(*)-ğiştirecek karan vermekte gecikmedi ve onların yanında yerini aldı. Birlikte, kardinalin adamlarına karşı dövüştüler ve onları yendiler.
Artık, dost oldukları için düelloyu falan unutmuşlardı. Mr. Trevılîe’nin konağına geldiklerinde, şefleri herkesin önünde onlara kızdı. Yalnız kalınca da “Kardinalin adamlarına iyi bir ders verdikleri için” onları tebrik etti. Böylece, D’artanyan’da göstermiş olduğu cesaretten dolayı, şövalyeler arasına kabul edilmiş oldu. Artık, dört arkadaş hep birlikte dolaşıyorlardı.

D’artanyan’m ev sahibi karı koca Bönasyoler, her yönüyle sa-(*)-ray entrikalarının içinde bulunuyorlardı. Kocası Kardinalin, ha-(*)-nımı ise Kraliçe’nin hizmetindeydiler. Kardinal, Kral ve Kraliçe-(*)-nin aralarını bozmak için çalışıyordu. D’artanyan, bütün bunları karı kocanın konuşmaları sırasında öğrenmişti.
Yine bir gün, bu konuşmalardan kraliçenin zor durumda ol-(*)-duğunu öğrendi. Madam Bönasyö ile konuşarak, kraliçenin iyiliği için zor bir görevi üstlendi. Hemen gidip, durumu Mr. Trevİlle’e anlattı. Mr. Treville, diğer üç arkadaşı da yanına alarak birlikte gitmelerini söyledi. Böylece, kahramanlarımız Londra’ya gitmek için yola çıktılar. Yanlarında, D’artanyan’m uşağı Planşe’ de vardı.

Yol engellerle doluydu. İlk olarak, karşılarına çıkan bir silahşor, Portos’u düelloya, davet etti. Diğerleri, zamanları çok sınırlı olduğu için, arkadaşlarını beklemeden yola devam ettiler.
Yine, kurulan bir pusu neticesinde, Aramis ağır yaralandığı için, onu da bırakmak zorunda kaldılar. Çünkü kraliçenin şerefi her şeyden önemliydi. > ‘ .*; ? v
Konakladıkları bir handa, Athos’u “Sahte para sürmek” suçun-(*)-dan tutukladılar. Artık, D’artanyan ve uşağı yollarına yalnız de-(*)-vam etmek zorundaydılar. Neticede, D’artanyan ve uşağı, bütün engellere rağmen Londra’ya varıp, Birmingham Dükü’nu buldular. Ondan, kraliçenin kutudaki mücevherlerini alarak, Paris’e döndü-(*)-ler. Kraliçe, balo gecesi, mücevherlerini takarak salondaki yerini alınca, kardinal bir kere daha yenildiğini anladı. Balo sonunda kraliçe, Madam Bönasyö vasıtasıyla D’artanyan’ ı çağırttı ve ona bir yüzük hediye etti. ‘
D’artanyan, geride bıraktığı arkadaşlarını bulmak için, uşağı ile birlikte yeniden Paris’ten çıktı. Hepsi bıraktığı yerlerde idiler. Sadece Aramis’in yarası halen iyileşmemişti. Athos’un ise suçsuz-(*)-luğu anlaşılmıştı. Sonuçta, dört arkadaş yeniden Paris’e döndüler.
D’artanyan, Paris sokaklarında gezerken, bir gün, yüzü yaralı adamın yanında bulunan Miladi isimli kadını, bir konaktan çıkar-(*)-ken gördü. Hemen takibe başladı. Bayanın arabası bir yerde dur-(*)-du ve genç bir adamla tartışmaya başladı. D’artanyan bayana yar-(*)-dım teklif etti. Fakat tartıştığı kişi kardeşi olduğu için Miladi bu teklifi kabul etmedi ve arabasına atlayarak oradan uzaklaştı.
D’artanyan ile yabancı adam tartışmaya başladılar. Bu adam, aynı zamanda, kumarda Athos’u yenen kişinin ta kendisiydi. Ak-(*)-şam, saat altıda düello etmek için, sözleştiler.
Vakit geldiğinde, dört arkadaş, düello yerine gittiler. Rakip-(*)-leri dört tane “soylu” İngiliz’di. Kılıçlar çekildi. Sonuçta, D’artanyan ve arkadaşları, soyluları yendiler. D’artanyan rakibi olan Miladi’mn kardeşinin hayatını bağışlayınca, o da, D’artanyan’ı kucaklayıp, dostluğunu teklif etti. Sonra da, şövalyeyi alıp, kardeşinin evine götürdü.

Şövalye Winter, aslında Mıladi’nin kardeşi değil, kayınbiraderi idi. Miladi, ondan kurtulmak ve böylelikle tüm mirasa tek başına konmak istiyordu. Bu nedenle, şövalyenin kardeşini öldürmemiş olmasına seviniyor görünmekle birlikte, aslında, böyle bir dertten kendisini kurtarmadığı için, ondan nefret ediyordu. D’artanyan, tüm bunları, kendisini seven hizmetçinin, sakladığı dolaptan, ikisi arasında yapılan konuşmalar neticesinde öğrenmişti. Şimdi, daha fazla dikkatli olması gerektiğini biliyordu. Bu arada, Miladi ona bir yüzük de hediye etmişti.
Athos, D’artanyan’ın parmağındaki yüzüğü görünce dikkat-(*)-lice baktı. Bu, kendi annesinin yüzüğü idi.
D’artanyan, dayanamayarak yine de Mıladi’nin evine gidi-(*)-yordu. Bir gün, onun omzundaki mahkumlara vurulan damgayı görünce, Miladi ona, öldüresiye saldırdı. D’artanyan evden dışarı kendisini zor attı. Olanları Athos’a anlattığında, bu kadını, Athos’un çok yakından tanıdığını anladı. Yüzüğü iki bin liraya bir yahudiye satarak, hem ihtiyaçları olan parayı temin ettiler, hem de Athos’un yüzüğü her görüşte üzülmesinin önüne geçtiler.
Kral Xlll.Luİs’in emriyle, La Rochelle Kalesi kuşatılacaktı. Bu kuşatmaya, şövalyeler de katılmışlardı. D’artanyan neşeli bir halde atının üzerinde giderken, Mıladi’nin İki tane kötü suratlı adama kendisini gösterdiğini fark edememişti. Nitekim bir müddet sonra bu iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. Ancak, uyanıklığı ve çevik-(*)-liği sayesinde sadece şapkasını deldirerek, bu saldırıyı atlattı.
Ancak, bir gün sonra yine saldırıya uğradı. Bu defa, iki sal-(*)-dırganı da etkisiz hale getirmeyi başardı ve Miladi’nm bu adamları görevlendirmiş olduğunu öğrendi.

Bir gün silahşörlerimiz, gezinti halinde iken, Kardinale denk gelirler. Kardinal yine gizli bir iş peşinde olduğundan, şövalyele-(*)-rin kendisini görmesinden hoşlanmamıştır. Tedbir olarak onları da yanında götürmeyi düşünür ve şövalyelere bunu söyler. Şö-(*)-valyeler kabul ederler.



Geldikleri handa, istirahat halinde iken, Kardinal ile Milarf’nin konuşmalarına tanık olurlar. Kardinal, Miladi’den Birming-(*)-ham Dükü’nü öldürmesini istiyor; o da, buna karşılık, D’artanyan’ı öldürme iznini alıyordu.
Athos, Kardinal gittikten sonra, Mıladi’nin kaldığı odaya girdi vş onun eski karısı olduğunu gördü. “Şeytan” diyerek, silahını çekti ve Kardinal’in imzasını taşıyan yazıyı elinden aldı. Kardi-nal’in imzasını taşıyan kağıtta: “Bu kâğıdı taşıyanryaphğı işi benim emrimle ve devletin kurtuluşu için yapmıştır” diye yazıyordu. Ancak, Miladi yapacağını yaptı ve tutuklu bulunduğu cezae-(*)-vinden, kendisine aşık ettiği koruması yüzbaşı tarafından kaçırıl-(*)-dı. Yüzbaşı, aynı zamanda Birmingham Dük’ünü öldürmeyi de başardı. Miladi tarafından kullanıldığını anlayıncaya kadar İş işten geçmiş, tutuklanmıştı.
Miladi ise cinayetlerine devam ediyordu. Madam Bönasyö’yü Öldürdüğünde, D’artanyan ve arkadaşları yine geç kalmışlardı. Nihayet, Miladi’yi konakladığı bir handa ele geçirmeyi başardılar. Miladı, kurulan mahkemede yargılandı ve idama mahkum edildi…
Kahramanlarımızı ise bekleyen yeni maceralar vardı.

Bir Garip Orhan Veli Kitap Özeti

Murathan Mungan'ın sahnelenen ilk oyunu, Orhan Veli'nin şiirlerinden kurgulayarka oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli'dir. İlk kez 1981'de sahnelenen oyun, kısa aralarla birlikte uzun süre afişte kaldı. 1993'te kitaplaşmış ve günümüze değin geniş bir okur kesimiyle buluşarak bir oyun klasiği haline gelmiştir.

Gönül Çelmenin Tarihi Kitap Özeti


Gönül çelmenin, bir genç kıza (ya da bir erkeğe) yaklaşmanın bir tarihi var mıdır? Bu konuda olumsuz yanıt verme eğilimindeyizdir. Benzer teknikler ve aynı psikolojik tipler her çağda görülür. Ne kalpleri kazanmak için Don Juan, ne de adım atmaya cesaret etmeksizin sürekli kendini sorgulamak için Amiel beklenmiştir. Kadın avcısı, hercai, sadık, utangaç her zaman var olan tiplerdir… Baştan çıkarılmak istenen erkeğe ya da kadına nasıl yaklaşılır? İlk hareketler, ilk kelimeler nelerdir? Neden tam olarak o kız ya da neden tam olarak o gün? Dinlemeye, peşinden gitmeye, yeniden görüşmeye nasıl ikna edilir? Nasıl geçici bir heves kalıcı hâle, bir Don Juan kocaya dönüştürülür?

Bologne bu kitabında Ovidius’tan günümüze kadar gönül çelme, baştan çıkarma, tavlama temalarının tarihini gündelik hayattan edebiyat metinlerine kadar son derece zengin bir kaynakçaya dayanarak inceliyor.

Metal Fırtına 3 / Karşı Saldırı kitap Özeti

"Gelecek öngörülebilir mi? Metal Fırtına 3 Karşı Saldırı'yı okuyun ve buna siz karar verin."

Yazdığı Metal Fırtına kitabıyla olası bir Amerika -Türkiye savaşını öngörüp Beyaz Saray'ı bile ürküten ve dünyayı sallayan, Üçüncü Dünya Savaşı'yla Avrupa'daki göçmenlerin eylemlerini tahmin eden Burak Turna bu sefer de okuyucuyu dünyanın en sıcak çatışma bölgelerine götürerek, heyecanlı bir aksiyon kurgusunun içine sokuyor.

Kötülük baronu, bütün operasyonlarda kendisini engellediğini düşündüğü Gri Takım'dan kurtulmak için bir plan geliştirir. Afrika'nın Atlas Okyanusu'na açılan Gambiya isimli küçük ülkesinde pek az kişinin bildiği bir Türk eğitim birliği vardır. Kötülük baronu, bu birliğin subaylarını kaçırttırır ve Türk Özel kuvvetlerinin onları kurtarması için girişim başlatmasını sağlar. İlk amacı bu özel birliği pusuya düşürmektir.

Ancak esas amacı bu komployu Gri Takım'ın öğrenip engellemeye çalışmasını sağlamak ve Gri Takım'ı, savaş alanına geldiğinde yok etmektir.
Peki Gri Takım, bu büyük tuzaktan kurtulup karşı saldırıya geçebilecek mi? Kurt, bu ölümcül mücadeleden sağ kurtulabilecek mi? Mert ve Gökhan'ın ilişkileri nasıl bir şekil alacak?

Metal Fırtına 3'ü okumaya başladığınızda zamanın nasıl geçtiğini anlamayacak ve bir sonraki sayfayı heyecanla bekleyeceksiniz.

Yazar:Burak Turna

Yayınevi:Profil Yayıncılık

Sayfa Sayısı:167

Etiket Fiyatı:8,50 YTL

Basım Tarihi:Mart 2007

Twilight 4. Kitap Şafak Vakti Kitap Özeti






Bella ve Edward evlenirler ama balayları Bellanın hamile olduğunu farketmesiyle yarıda kesilir.Bellanın hamileliği hızlı ilerlemektedir ve bu da onu gücsüz yapmaktadır. Bella nın hayatını kurtarmak için Edward ın fetüsün çıkarılması gerektiği ile ilgili ısrarına rağmen Bella gittikçe daha da çok sevdiği bebeğini yerinde tutmaya kararlıdır. Sonra , Bella kızları Renesmee'yi dünyaya getirip ölmek üzereyken Edward ona zehrini enjekte edip vampire dönüstürür. İsmi Irına olan bir vampir Renesmee'yi görür ve onun 'ölümsüz cocuk' olması hakkındaki yanlısları ve vampir kurallarını ihlal eden yasamını görür onu Volturi'ye haber verir.Cullen'lar cocuğun ölümsüz cocuklardan olmadığını doğrulamak icin tanıklar toplarlar. Ve Volturi'yi Renesmee'nin
Vampirlere ve onların sırlarına karsı tehlike olusmayacağına dair onları ikna ederler ama huzurları kacmıstır.



.................KİTABI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!.................


.................PDF İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ!.................